Anasayfa / Gündem / Anadolu irfanını mayalayan ârif İbnü’l-Arabî

Anadolu irfanını mayalayan ârif İbnü’l-Arabî

Anadolu irfanını mayalayan ârif İbnü’l-Arabî

Mete Yavuz

04:00, 27/09/2026, Pazar

Yeni Şafak
Anadolu irfanını mayalayan ârif İbnü’l-Arabî

Geçtiğimiz yıl TİKA tarafından restore edilen İbnü’l-Arabi’nin kabri ve çevresi.

İbnü’l-Arabî’nin düşünce mirası, İslâm dünyasının, özellikle de Anadolu’nun irfan haritasını derinden şekillendirmiştir. Selçuklu Konya’sından Osmanlı medreselerine, tekke ve dergâhlardan Cumhuriyet döneminin akademik çevrelerine uzanan Ekberî gelenek, İslâm düşünce tarihinin Anadolu’daki iz düşümünün en güçlü damarlarından biri olmuştur. Geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İbnü’l-Arabî hakkında yaptığı kuşatıcı değerlendirmeler uzun süre konuşuldu. Bakan Fidan’ın sözleriyle Şeyh-i Ekber’in bu toprakların düşünce ve irfan dünyasındaki yeri bir kez daha gündeme taşınmış oldu. Bu yazıda büyük mütefekkir, mutasavvıf ve ârif İbnü’l-Arabî’nin hayatına ve düşünce mirasının bu topraklardaki seyrine yakından bakacağız.

Geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İbnü’l-Arabî hakkında yaptığı kuşatıcı değerlendirmeler uzun süre konuşuldu. Bakan’ın sözleriyle Şeyh-i Ekber’in bu toprakların düşünce ve irfan dünyasındaki yeri bir kez daha gündeme taşınmış oldu. İbnü’l-Arabî’nin düşünceleri ve onun izinden Anadolu’da gelişen Ekberî gelenek, Osmanlı’nın kuruluş yıllarından günümüze kadar geniş bir etki alanına sahip olmuştur. Bu etkinin izlerini ise klasik Osmanlı düşüncesinden çağdaş İslam düşüncesine kadar takip etmek mümkün. Bu yazıda büyük mütefekkir, mutasavvıf ve ârif İbnü’l-Arabî’nin hayatına ve düşünce mirasının bu topraklardaki seyrine yakından bakacağız.

Hayatı, Doğu seyahati ve Anadolu günleri

Tam adı Muhyiddin Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî olan İbnü’l-Arabî, 28 Temmuz 1165’te Endülüs’ün güneydoğusundaki Mürsiye’de (Murcia) dünyaya geldi. Babası Ali b. Muhammed, dönemin hükümdarı İbn Merdenîş’in itibar ettiği bir devlet adamı ve ünlü filozof İbn Rüşd’ün yakın dostuydu. İbnü’l-Arabî sekiz yaşındayken ailesiyle birlikte Endülüs’ün önemli ilim ve kültür merkezlerinden İşbîliyye’ye (Sevilla) göç etti ve burada zengin bir entelektüel çevrede yetişti. Dönemin önde gelen âlimlerinden hadis, kıraat, fıkıh ve siyer okudu. Ardından tasavvufa yönelip Ebü’l-Abbas el-Uryebî ve Ebû Medyen el-Mağribî gibi sûfîlerin sohbetlerinden ve mânevî mirasından beslendi.

1200 yılında aldığı mânevî bir işaret üzerine doğduğu Endülüs’ten ayrılan İbnü’l-Arabî, Doğu’ya doğru uzun bir yolculuğa çıktı. Mısır, Kudüs ve Medine üzerinden Mekke’ye ulaştı. Harem-i Şerif’te geçirdiği murakabe anlarında, büyük eseri olan Fütûhâtü’l-Mekkiyye’yi kaleme almaya başladı. 1204’te Bağdat ve Musul’a geçen müellif, Musul’da ibadetlerin sırlarını ele alan Tenezzülâtü’l-Mevsıliyye adlı eserini yazdı.

Anadolu durakları: Urfa, Diyarbakır, Sivas, Malatya ve Konya

İbnü’l-Arabî’nin Anadolu’yla tanışması 1205 yılında gerçekleşti. Dostu Mecdüddin İshak’la birlikte Urfa, Diyarbakır ve Sivas üzerinden Malatya ve Konya’ya ulaştı. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyâseddin Keyhüsrev ve oğlu I. İzzeddin Keykâvus’la yakın ilişkiler kurdu. Bir rivayete göre de Malatya’da Mecdüddin İshak’ın vefatının ardından dul kalan eşiyle evlenip üvey oğlu Sadreddin Konevî’nin yetişmesini üstlenmiştir. Ömrünün son yıllarını Şam’da geçiren Şeyh-i Ekber, tasavvuf düşüncesinin başlıca eserlerinden sayılan Fusûsü’l-Hikem’i 1230’da burada kaleme aldı. 1240’ta Şam’da vefat etti ve Kasiyun Dağı’nın eteklerindeki Sâlihiye semtine defnedildi.

Anadolu’da Ekberî geleneğin doğuşu

İbnü’l-Arabî’nin zengin düşünce mirasının bağımsız bir mektebe ve “Ekberiyye” adıyla anılan metafizik bir geleneğe dönüşmesinde en önemli rolü, onun mânevî evladı ve önde gelen talebesi Sadreddin Konevî (ö. 673/1274) oynadı. Konevî, Konya’daki dergâhında oluşturduğu ilim ve irfan halkasıyla İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd anlayışını daha sistemli ve felsefî bir dille açıklayarak tasavvufun kapsamlı bir metafizik öğreti hâline gelmesine öncülük etti.

Ekberî düşünce, Konevî’nin öğrencileri ve takipçileri Saîdüddin el-Ferganî, Müeyyidüddin Cendî, Afîfüddin et-Tilimsânî, Fahreddîn-i Irâki, Abdürrezzâk el-Kâşânî ve Dâvûd-i Kayserî gibi güçlü şârihler aracılığıyla İslâm coğrafyasına, özellikle de Anadolu’ya yayıldı. Konevî ve takipçilerinin geliştirdiği bu metafizik dil, Anadolu tasavvufunun temel unsurlarından biri hâline geldi.

İbnü’l-Arabi’nin yetiştiği İşbililyye’deki Endülüs eseri Alcazar Sarayı.

İbnü’l-Arabi’nin yetiştiği İşbililyye’deki Endülüs eseri Alcazar Sarayı.

Osmanlı düşünce ve siyaset hayatında İbnü’l-Arabî etkisi

İbnü’l-Arabî’nin düşünce mirası, Osmanlı’nın kuruluş dönemindeki fikrî ve mânevî ortam üzerinde güçlü bir etkiye sahipti. Osmanlı’nın mânevî kurucularından sayılan Şeyh Edebâli’nin Şam’da öğrenim gördüğü sırada İbnü’l-Arabî’nin sohbetlerine katıldığı rivayet edilir. Bunun yanında, Osmanlı ilim hayatının ilk önemli isimleri doğrudan Ekberî gelenekten yetişmiştir. Nitekim İznik Medresesi’ne tayin edilen ilk Osmanlı müderrisi Dâvûd-i Kayserî, Fusûsü’l-Hikem’in en önemli şârihlerinden biriydi. İlk Osmanlı şeyhülislâmı kabul edilen Molla Fenârî ise Sadreddin Konevî’nin Miftâhu’l-gayb adlı eserine yazdığı şerhle Ekberî geleneği Osmanlı ilim hayatına taşıdı.

Osmanlı sultanları da İbnü’l-Arabî’nin mirasına büyük bir hürmet göstermiştir. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde Şam’a uğradığında Şeyh-i Ekber’in bakımsızlık yüzünden kaybolmaya yüz tutan kabrini tespit ettirmiş, üzerine türbe, yanına da cami ve tekkeden oluşan bir külliye yaptırmıştır. 1593 yılında da Sultan III. Murad, devrin önemli âlimlerinden Nev‘î Yahyâ Efendi’yi teşvik ederek Fusûsü’l-Hikem’in şerhli bir Türkçe tercümesi olan Keşfü’l-Hicâb min Vechi’l-Kitâb’ı hazırlatmıştır.

“Anlamayana susmak lâzımdır”

Osmanlı ilmiye çevrelerinde zaman zaman Kadızâdeliler gibi grupların tasavvufa ve İbnü’l-Arabî’ye yönelik eleştirileri yükselse de önde gelen ulemâ Şeyh-i Ekber’i güçlü biçimde savunmuştur. Bu müdafaaların en meşhuru, Şeyhülislâm İbn Kemal Paşa’nın kaleme aldığı fetvadır. İbn Kemal, İbnü’l-Arabî’nin eserlerindeki bazı kapalı ifadelerin ancak keşif ve mârifet ehli tarafından anlaşılabileceğini belirterek “Anlamayana susmak lâzımdır” hükmünü vermiş, Şeyh-i Ekber’i büyük bir müçtehit ve velî olarak nitelemiştir. Nâbî ve Sünbülzâde Vehbî gibi divan şairleri de şiirlerinde İbnü’l-Arabî’yi hürmetle anarak ona yöneltilen eleştirilerin iftiradan ibaret olduğunu dile getirmiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in hocası Akşemseddin de Def’u Metâini’s-Sûfiyye adlı eserinde İbnü’l-Arabî’yi kendisine yöneltilen suçlamalara karşı savunmuş, onun izinden giden Bayramiyye-Şemsiyye halifelerinden Afyonkarahisarlı Abdurrahim Karahisârî ise Vahdetnâme ve Münyetü’l-Ebrâr adlı eserleriyle Anadolu’daki Ekberî tevhid anlayışını canlı tutmuştur.

Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim adlı eserin müellifi Mehmed Ali Ayni.

Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim adlı eserin müellifi Mehmed Ali Ayni.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e yansımalar

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreçte İbnü’l-Arabî ve Ekberîlik, Batı felsefesi ve modern düşünce akımlarıyla hesaplaşma çerçevesinde yeniden ilmî ve felsefî ilginin odağına yerleşti. Dönemin aydınları, pozitivizm ve materyalizm gibi Batı kaynaklı akımlar karşısında İslâm düşüncesinin özgünlüğünü ve derinliğini savunurken İbnü’l-Arabî’nin metafizik ve varlık anlayışından geniş ölçüde yararlandı.

Bu dönemin öne çıkan isimlerinden biri, Dârülfünun’da felsefe ve tasavvuf tarihi dersleri veren Mehmet Ali Aynî’dir (1869-1945). Aynî, 1925’te yayımladığı Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim adlı eserinde İbnü’l-Arabî’ye duyduğu fikri bağlılığı dile getirmiştir. İbnü’l-Arabî’nin varlık, insan-ı kâmil ve ahlâk anlayışını Spinoza, Descartes, Kant, Leibniz ve Auguste Comte gibi Batılı filozofların görüşleriyle karşılaştırmış, vahdet-i vücûdun materyalist bir panteizm veya monizm değil, aşkın bir tevhid anlayışı olduğunu savunmuştur. Aynî’nin eserinde, dönemin bilimsel tartışmalarıyla İbnü’l-Arabî’nin görüşleri arasında bağ kurma çabasını gösteren ilginç bir bölüm yer almaktadır:

“İnsan Yeryüzünde Ne Zaman Ortaya Çıkmıştır? Jeoloji ve insan ilmi erbabı bu meseleyi halledememişlerdir. Herhalde insanın neş’eti tarihi Yahudi âlimlerinin haber verdikleri gibi 7 bin senelik olamaz. Fakat ne faydası var ki diğer israiliyat rivayetleri sırasında bu rivayet de eski kitaplarımıza girmiştir. Ancak Şeyh-i Mübarek’imiz bu meseleyi jeoloji mütehassıslarını güzel ve doğru kabul etmeye mecbur edecek bir şekilde halletmiştir.

Şeyhimiz bir gün Mekke-i Mükerreme’de tavaf yaparken nazarına şekil ve kıyafeti yabancı olduğuna delalet eden bir adam tesadüf eder. Yanına yaklaşır, kim olduğunu sorar. O yabancı “Ben senin büyük atalarındanım” der. Şeyh sorar: Hangi asırda yaşıyordunuz? Yabancı: 40 bin sene önce vefat etmiştim. Şeyh: Kitaplar insanların babası Âdem’ in 6 bin sene önce yaratıldığını haber veriyorlar. Yabancı: Sen hangi Âdem’den bahsediyorsun? Bil ki, insanların babası olan Âdem’ den önce daha 100 bin Âdem geçmiştir. Şeyhimizin böyle ruhani bir konuşmaya atfettiği tahminini yeni ilimlerin keşifleri ve tahminleri tamamen tasvip etmektedir.

Vakıa insanın üçüncü devirde bile yaşamış ve hatta eski fil (elepha antiquus) denilen şimdi türü ortadan kalkmış bir hayvanla çağdaş olduğuna delalet eden kemiklere, muhtelif araştırmalar sırasında tesadüf edildiğinden, insanın yeryüzünde herhalde 100 bin sene önce de var olduğuna inanmak lazım geliyor. İşte bu keşif ve temyiz sebebiyle olmalıdır ki Şeyhimiz insan için “hâdistir (sonradan olma ve yaratılmadır) ama ezeli bir hâdistir” hükmünü vermiştir.”

Öte yandan aynı dönemlerde Louis Massignon gibi şarkiyatçıların İbnü’l-Arabî’ye yönelik eleştirilerine Veled Çelebi İzbudak gibi mütefekkirlerin güçlü cevaplar vermesiyle canlı bir fikrî tartışma ortamı oluştuğu da görülmektedir.

Son dönem Osmanlı ve erken Cumhuriyet düşüncesinde İbnü’l-Arabî ve vahdet-i vücûd geleneği üzerine eser veren başlıca isimler arasında Ahmed Avni Konuk, İsmail Fennî Ertuğrul, Ferit Kam ve Filibeli Ahmed Hilmi gibi isimler yer almaktadır. Cumhuriyet döneminde ise Ekrem Demirli başta olmak üzere Mustafa Kara ve Mahmud Erol Kılıç gibi hocaların telif, tercüme ve şerh çalışmaları sayesinde İbnü’l-Arabî’nin hayatı, eserleri ve düşünce mirası, düşünce dünyamızın canlı araştırma alanlarından biri olmayı sürdürmektedir.

Ezcümle, İbnü’l-Arabî’nin Endülüs’te başlayıp Anadolu’da devam eden ve Şam’da tamamlanan hayat yolculuğu, geride bıraktığı büyük düşünce mirasıyla İslâm dünyasının, özellikle de Anadolu’nun irfan haritasını derinden şekillendirmiştir. Selçuklu Konya’sından Osmanlı medreselerine, tekke ve dergâhlardan Cumhuriyet döneminin akademik çevrelerine uzanan Ekberî gelenek, İslam düşünce tarihinin Anadolu’daki iz düşümünün en güçlü damarlarından biri olmuştur. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin varlık, insan ve ahlâk anlayışı bu topraklarda edebiyattan mimariye, siyaset düşüncesinden çağdaş felsefî arayışlara kadar pek çok alanda etkisini sürdürmektedir.


Yemen’in Osmanlı’dan Husilere uzanan çalkantılı tarihi

Özgün
Yemen’in Osmanlı’dan Husilere uzanan çalkantılı tarihi

Bir cihan padişahının hikayesi: Kanuni

Özgün
Bir cihan padişahının hikayesi: Kanuni

Malazgirt’le kurulan Anadolu medeniyeti

Özgün
Malazgirt’le kurulan Anadolu medeniyeti


Kaynak: https://www.yenisafak.com/anadolu-irfanini-mayalayan-arif-ibnul-arabi-h-4859309

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir